Tv Rehberi
06.11.2018 - 00:00

Anibal Güleroğlu

Ekran Arısı

Tüm Yazıları
Milliyet Yazarı

Bir Litre Gözyaşı’nda Hüznü Yaşamak…

Yaşam, insanlara verilmiş büyük bir hediye mi, ceza mı bilemeyiz ama yaşam ve ölümün varlık ile yokluğun iç içe geçmişliğini; bunların insan iradesi dışında gelişen durumlar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira şimdi var olan, tüm canlılığıyla karşımızda duran bir an sonra yok olabiliyor kolayca ve elimizden hiçbir şey gelmiyor buna engel olma konusunda. Nasıl ki ünlü yazar Lev Tolstoy da ‘Yaşam ince bir cam gibidir, beklenmedik bir anda kırılabilir’ diyerek bu hassasiyeti dile getirmiş en basit tanımlamayla!

Hastalıkları ve ölümü bir anda karşımıza çıkartma gücüne sahip hayatın bu acı gerçeğine karşı, ‘insan çaresizliği’ hayli dramatik bir durum. Lakin sağlığına-varlığına şükretmeyi bilmeden hayatla cebelleşip duran insanların yaşananları geride bırakıp yoluna devam etme özelliği, bu dramatikliği aşıp ölüm gerçeğini unutmada oldukça etkili. Nitekim böylesi dramatikliklerin kurgularda bolca yer alması, hastalıklar ve acılar üstünden prim yapılamaya çalışılması da insanlığın ölümü kolayca kabullenişinin neticesi!

Mutluluğun hiç umulmadık biçimde hüzne dönüşmesi… Kadere duyulan öfkeyle gelişen sorgulamalar… Çare arayışlarının kabullenişe vardığı tükenme noktası… Ve bolca gözyaşı… Hastalıklar ve ölümcül öykülerin dramı üstüne oynayan yapımların izlediği yol haritası! Oldukça etkili ve sıkça kullanılan bir tablo. Ancak bu tablodan başarı çıkartmak için işin gerçekçi ve duygusal biçimde aktarılmasının hayli önemli olduğunu da unutmamak lazım.

İşte bu noktada yaşama ve ölüme karşı duyarlılık bilinci giriyor devreye. Yaşam ve ölüm felsefesi güçlü olanların, bu konulardaki dramatiklikleri yansıtması da yapaylıktan uzak, gerçekçi ve izleyeni sarmalayıcı türden oluyor. Bu duyarlılığı hissetmeden kurgu yaratmaya, canlandırma yapmaya soyunanlarsa ne ele alınan hastalığın inceliklerini aktarabiliyor, ne de işin özünü hissettirebiliyor bize. Bu nedenle kurgudan gerçek hayata mesaj verme vasfı da bulunan dramatiklikleri işlemeye soyunanların baştan savma duygusallığa yönelmemeleri; anlattıklarını inceden inceye detaylandırarak ele almaları; kötümserlikten ziyade acıdan doğan umutlar aşılamaları şart. Hele bir de anlatılanlar gerçekten yaşanmış drama dayanıyorsa ve reyting kaygısı varsa durum daha da hassaslaşıyor… Tıpkı ‘Bir Litre Gözyaşı’nda olduğu gibi!

BİR GENÇ KIZIN YAŞAM SAVAŞI

"Çok güzel ve kocaman açmış çiçeklerin olduğu bir halının üzerinde, sevdiğim müziği dinleyerek uykuya dalsam ne güzel olurdu..." diyor Aya Kito, son cümlelerinde. Aya Kito kim mi? ‘Bir Litre Gözyaşı’ ismiyle ekranımızda yayınlanmaya başlayan ve reyting uğruna harcanmasında sakınca görülmeyen dizinin gerçek kahramanı!

Japon ve Kore dizilerini uyarlama merakımıza bir yenisini katan dizinin temeli, Aya Kito’nun 1986 yılında yayınlanan ve bir genç kızın yaşam savaşını anlatan günlüklerinin derlenmesiyle oluşan bir kitaba dayanmakta… Orijinal adı, ‘1 Litre No Namida’. Yaşamın gerçeklerine dalarak hastalık ve ölüm yüzünü de gösteren acı ders niteliğindeki bu kitap, 14 yaşında henüz ömrünün baharındayken amansız bir hastalığa yakalanan Aya’nın verdiği mücadele sürecinde, yazarak gücünü toplayıp yaşama sevincini diri tutmasının gerçek öyküsü.

Zaten gerek Japon versiyonunun, gerekse Türkiye’deki uyarlamasının özü de bu gerçeklikten güç almakta. Bu çok önemli bir detay. Zira beyincik ve omurilikteki hücre dejenerasyonuyla adım adım ölüme yaklaşan Aya’nın o süreçte hissettiklerini, arzularını ve kaçınılmaz sonu bilmesine rağmen hastalıkla mücadele edişini insanlara aktarmak, sadece bir genç kızın yaşam savaşını senaryolaştırmaktan ibaret kalmıyor. Aynı zamanda gerçek bir öykünün hissettirdikleri vasıtasıyla, hasta veya sağlam, herkese en değerli şeyin sağlık olduğunu ve bundan dolayı hayatın hiçbir kavgaya değmeyeceğini ciddi biçimde düşündürme; yanı sıra ‘Umut yaşamın dayanağıdır’ mesajını verme sorumluluğunu yüklenmek de oluyor!

Peki, Aya Kito’nun dramının yerlileştirilmiş hali bu sorumluluğu yerine getirmede ne derece başarılı oldu? Daha doğrusu bunu yapabilme fırsatı verildi mi? Final kararıyla gündemde olan dizinin tablosunu gelin birlikte değerlendirelim.

BİR LİTRE GÖZYAŞI’NIN GERÇEKLERİ

Bizdeki izleyici beğenisini yok sayan reyting sisteminin yarattığı kıyımcılığa bir kez daha isyan ederek başlamak istiyorum ‘Bir Litre Gözyaşı’ hakkındaki değerlendirmeme.

Birbirlerinin kopyası gibi duran ve sürekli işlenmekten çiğneye çiğneye çürümüş sakıza dönen konuların müptelası durumundaki dizi sektörümüzde farklı ve kaliteli işler bulmak maalesef sıkça nasip olan bir durum değil malumunuz. Ancak bundan daha da beteri, farklılık yaratanların da, reyting düşüklüğü gerekçesiyle, tez günden hesabının kesilmesi! Reyting nedir arkadaş? Tüm izleyicinin tercihini yansıtacak türden bir değerlendirme olamayacağı kesin. Reklam verenlerin buradan çıkan sonuçlara itibar etmesi de bir başka yersizlik zaten. Lakin işler böyle işliyor ve bir türlü güvenemediğim reyting sistemi insanlara gerçek duygular aşılayan, düşünmeye sevk eden, klişelerden bir nebze uzaklaştırma kapasitesi taşıyan yapımları tırpanlamayı sürdürüyor. Yazık, yazık, yazık…

Yazıklar bir yana… Tut ki, reytingler gerçekçi. Peki, o halde neden ekran başındakiler basitlikleri ayakta tutarken çıtayı aşanları alaşağı ediyor? İşte size ‘Bir Litre Gözyaşı’ ile kendini bir kez daha gösteren kocaman bir gerçeklik! Hem de en problemlisinden.

Şimdi izleyicinin kafası farklı konuların güzelliğini algılamaya basmıyor desek… Tepkileri bir işe yaramasa da, bir dolu insanın kaliteli işlerin kaldırılmasına karşı isyanı bunu boşa çıkartan türden. Hayatın acı gerçeklerinden bıkanlar, hayal dünyasında yaşayabilecekleri dizi basitliklerini tercih ettikleri için arada sırada ekrana çıkma şansı yakalayan farklılıklar yarışı kaybediyor diye düşünsek… Dizilerin hayal dünyası sürekli aynı pilava kaşık sallattırmıyor mu? Zengin erkeklerin fakir kızların peşinde maymun olması kabak tadı vermedi mi? Bu tarz içeriklerin de her daim iş yapamadığını düşünürsek işin sırrı bu da değil sonuçta. Peki ya ne?

Niye ‘Bir Litre Gözyaşı’ ve benzeri farklılık sergileyen yapımların, kaliteli içeriklerine rağmen, ekranda tutunması kolay olamıyor? Dertlerini layıkıyla anlatmalarına fırsat tatınmadan birkaç bölümde kırmızı kart gösteriliyor. Bu problemin gerekçelerini, kendi düşünce penceremizden bakarak ve Miray Daner, Sanem Çelik, Tolga Tekin, Mert Yazıcıoğlu gibi isimlerin yer aldığı ‘Bir Litre Gözyaşı’ üstünden yorumlayarak birkaç madde halinde sıralayalım hemen…

-Gerçek şu ki, bizde konunun önemi neredeyse hiç yok. İzleyicinin dizi seçiminde baş kriter, oyunculardan kendisine yansıyan enerji oluyor çoğunlukla. Yani canlandırmalarda, ciddi oyunculuğa karşın, sulusepken-abartılı havalar estirilince izleyici tutuluveriyor o işe. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak… Henüz ana konusuna bile gelememişken apar topar noktalanan ve bana göre bu sezonun en iyi işlerinden olan ‘Bir Deli Rüzgâr’ın, albatrosçu ‘Erkenci Kuş’ karşısında tutunamaması! Nitekim ‘Bir Litre Gözyaşı’ için de bu kural işledi. Dizideki ciddi karakterlerin doğallığı, yapımın yükselmesine yetemedi. Abartılı canlandırma veya kas gösterisi olmadığından oyuncu enerjisi devreye giremedi ve izleyici pırrr…

-Bir diğer detay… Bol gözyaşı ve haykırışlar bizdeki izleyicinin dizi seçiminde etken olsa da gerçekçilikten ve mantıktan soyutlanarak izlemeyi alışkanlık edinenler için ‘mutlu son’ çok önemli. Yani bölümler boyunca dram yaşamaya meraklı olanlar nihayetinde baş karakterlerin isteklerine kavuşmasını, mutluluğa erişmesini bekliyorlar. Senaryonun bunun aksi bir yol izleyeceği belli olduğundaysa, diziye karşı soğukluk başlıyor. Hayal ürünü işlerde gidişatı beklenti doğrultusunda yaratmak kolay. Nasıl ki ‘Avlu’daki Kudret karakteriyle yaşandı bunun örneği. Ancak gerçek hayat hikâyelerinden uyarlanan içeriklerde bu pek mümkün değil. ‘Bir Litre Gözyaşı’ da bu açıdan ‘mutlu son’ merakını karşılayamaz. Onun için gerçekçi dramı da sökmez izleyiciye. Sözün özü, yabancıların aksine, bizim izleyicinin gerçek dramlarla arası yok.

-Entrikacı anlatımlara fazlaca meraklı olan izleyicimizin, duyguları insani hassasiyetle işleyen düz akışlardan hoşlanmadığı da malum. Bu nedenle insanı aptal yerine koyan yalanlara inanma halleri sergileyen baş karakterlerin saçma oyunlar neticesinde mağdur olması, sevgilisiyle arasının açılması(defalarca tekrarlansa bile) itibar görürken gerçek hayatla paralel gelişimler, duygusal yansımalar ötelenmekte.

Nasıl ki; Çocuklarının tedavisi imkânsız bir hastalıkla gözlerinin önünde yok olup gideceği gerçeğini öğrenerek nasıl davranacaklarını kestiremeyen ve bu ruhsal gerilimle birbirlerini suçlayıp kopan ebeveynlerin doğallığını sergileyen… 18 yaşında olmanın özgülüğünü yaşayamadan ölümün yüzünü gören bir genç kızın duygusal fırtınasını yapmacıklıktan uzak biçimde ele alan ‘Bir Litre Gözyaşı’nın başarısız ilan edilmesi de bu öteleyici mantığın ürünü.

-Ve bazı yapımların hak etmedikleri halde finale yollanmasındaki bir diğer etken, kavgalı gürültülü aşk üçgenleri veya silahların konuştuğu mafyatik çatışmacılık yaratmadan hikâyelerini anlatıyor olmaları. Yani sakin sakin yol almak isteyenlere ekranda pek şans verilmiyor… Güçlü bir desteği olmadığı sürece! Dikkat edersek, varlık sürdürmeyi başaran işlerin çoğunda hâkim olan anlatım dili, kavgacılık ruhunu tatmin edecek türden. İnsanlar içlerindeki entrikacılığı veya güç gösterisini bu şekilde tatmin ediyorlar zahir.

‘Bir Litre Gözyaşı’na baktığımızdaysa, maalesef buradaki gerçek hayat öyküsünün izleyicinin ruhundaki entrikacılığı veya şiddet merakını doyuracak türden olamayacağı aşikâr. Aksine yaşamdaki kötülüklerin gereksizliğini ve insanların ölüm karşısındaki güçsüzlüğünü çokça hatırlatmakta. Bu da güce tapan insanlık için çekici gelmez haliyle.

NETİCEDE; Son dönemde dizi içeriklerinde ‘Hep mi kötüler kazanır’ şeklinde büyük büyük söylemlerle iyilerin yenilgileri, maruz kaldıkları haksızlığı vurgulamak moda olsa dahi… Algı dejenerasyonu ve menfaatçilikle şekillenen uygulamada, iyilerin yenilgisi sürmekte.

Hal böyleyken ‘Bir Litre Gözyaşı’nda yanlıştan dönülsün demek ne denli gerçekçi olur, bilemem ama… Gerçek öyküsü ve başarılı oyunculuklarıyla dikkat çeken; hastalıklarla bölünen yaşama karşı duyarlılık geliştirirken umut aşılamayı ve dolandırıcılık uyarısı yapmayı da ihmal etmeyen ‘Bir Litre Gözyaşı’ ve benzeri kaliteli işleri kolayca kurban edebilen… Yaşamsal değerlerin yansıtılmasını, kolaycılıkla-klişelerle yol alan Yeşilçam öykünmesinden ibaret sayan ve fark yaratan senaryoların derdini tam anlatmasına fırsat tanımadan yapımları finale yollama alışkanlığında olan deforme kafa yapısında, hüznü daha çok yaşarız maalesef. 

Bir Litre Gözyaşı’nda hüznü yaşamak işte böyle bir şey! 

Cümle dejenerasyonlardan(yozlaşmalardan) uzak bir dünya dileğiyle…

 

Anibal GÜLEROĞLU

guleranibal@yahoo.com

www.twitter.com/guleranibal

Yorum Yazın
Gönder
©Copyright 2018 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.