Tv Rehberi
14.04.2018 - 00:00

Anibal Güleroğlu

Ekran Arısı

Tüm Yazıları
Milliyet Yazarı

‘Servet’ İlk Bölümden Tükendi mi?

‘Zenginin malı züğürdün çenesini yorar’ demiş atalarımız. Dizicilerimiz bu sözü çok benimsemiş olmalı ki, ekran karşısındakileri oyalayabilmek için klişelerle yaratılmış zenginlik öykülerine sürekli bir yenisini eklemekteler. Yaratıcılık çabası gerektirmeyen bu işlerin temeli, fakirlerin zenginlik hayali olduğundan, senaryolar da fakirlikten gelen kahramanların zenginliğe kapağı atma sürecine dayandırılmakta haliyle.

Böylesi konuların işlenmesini bir yere kadar normal karşılayabiliriz. Lakin gerçek hayatta asla görülemeyecek türden yakınlaşmaların yaşandığı, ölçüsüz tesadüflerin yaratıldığı bu tarz kurgular öylesine çoğaldı ki, işin tadı iyice kaçırıldı. Sonuçta servet paylaşımından doğan hırsların aşkla harmanlandığı her hikâye aynı ilgiyi göremez oldu. Dolayısıyla servetin ihtişamlı dünyasını fakirliğe yem ederek günü kurtarmaya çalışmak nafile çabaya dönmeye başladı. Hani filozof ve bilim insanı Francis Bacon, ‘Servetin batırdığı insan sayısı kurtardığından fazladır’ demiş ya… Servet üstüne hikaye geliştirip batağa dalan dizilerin hali de işte o hesap!

Bundan önce ‘Bir Mucize Olsun’ dizisine değinmiş, benzeşmelerin-abartıların geçici başarıyı getirse dahi, dizi olayını nasıl tatsızlaştırdığından dem vurmuştum. Nitekim bu tatsızlık Total’de sekizinci sıradan başlayıp 11’inciliğe gerileyen, AB’de ise 10’unculukta kalan diziye gösterilen ilginin ilk bölüm merakının ardından düşüşe geçtiği gerçeğinde çabucacık gösterdi yüzünü. Gerçi ikinci bölüm başlangıca nazaran çok daha izlenir haldeydi ama ilk bölümdeki benzeşme ve abartıların varlığı izleyiciyi etkilemişti bir kez.

Şimdi ‘Bir Mucize Olsun’dan çok daha vahim reytinglerle kendini gösteren bir başka benzeşme tatsızlığı daha var ekran gündeminde… Show TV’nin yeni dizisi, ‘Servet’! Peki, vicdan azabının telafisinden çıkış yapıp servet kaptırmama üstüne entrikalar geliştirilerek ilerlemeyi hedefleyen ‘Servet’ nasıl bir performansla çıktı izleyicinin karşısına?

Reyting sonuçlarına göre değerlendirirsek, durumun pek de parlak olmadığını görürüz. Zira 2.09 reytingle Total’de 25’inci sıradan başlangıcını yapan dizi, AB grubunda da 2.37 reytingle 15’inci olabildi ancak.  Elbette ki, başarı değerlendirmemiz sadece reytinglerden ibaret değil. Bunun ötesinde yapımın sergilediği tablo da dikkate alınmalı. O halde bu yönüne de gelin birlikte bakalım ve ‘Servet, ilk bölümden tükendi mi’ diye sorgulayalım.

BENZEŞMELERLE ‘SERVET’ YARATMA HEVESİ Mİ?

‘Servet’ kavramını sorgulamayı, insanların kendileri için değerli olanın peşinden koşması gerektiği gerçeğini hatırlatmayı hedefleyerek hikâyesini ören ve hayatta karşılığı olan karakterler yaratma amacını güden bir yaklaşımla tanıtılan ‘Servet’ dizisinin gerçek performansını değerlendirmek için ilk yapmamız gereken, senaryonun nasıl bir yol haritası izlediğine bakmak olacak. O nedenle öykü mantığıyla farklı dizileri anımsatan içerikte bize sunulanları adım adım irdelemekte fayda görüyorum.

‘Bir varmış bir yokmuş diye başlar masallar’ diyerek açılışını yapan ve insanın nasıl servet sahibi olabileceği üstüne söylem geliştirip ‘Herkes kendi servetini arar bu hayatta’ felsefesinden öyküsüne geçen dizi, yine ve yeniden aile içi bir iş bitiricilikle baş başa bıraktı izleyicisini. Kuvözden çat diye çıkartılan ve kuvöz bebeğine hiç benzemeyen bir bebeğin kader kurbanlığına dayanarak yaratılan öykü, bebek ağlamasını hemşire öksürmesinden ayırt edemeyecek haldeki hemşirelerin gözü önünde bebek kaçıran Sevim Hemşire’nin işlediği büyük sevapla(!) Tufanbeyli Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kapısına dayanıverdi.

Hastaneden bebek kaçırmanın ne denli kolay olduğunu sorgulatan bu sahneyi, Sevim Hemşire’nin kendi yetiştiği kuruma getirdiği bebeğe Ferah Feza ismini takma ironisiyle buluşturan ve ardından koridor koşumu sürecinde kızımızı büyüten akış, alışıldığı üzere İstanbul ayağına götürüverdi bizi. Böylece Ferah Feza’nın ferahlatıcılığı, davetiyeleri çöpe attırıp elden gelen mektubu ‘Hangi çağda yaşıyoruz’ tepkisiyle karşılayan Kudret Fettah’ın geçmişteki günahlarından birine bağlandı ve 1997’deki hastaneden çocuk kaçırma olayının iç yüzü çıktı ortaya.

İşte o anda da benzeşme olgusu giriverdi devreye. Bir kez daha evlat katili zengin babanın vicdan muhasebesiyle torun peşine düşme öyküsü pişirilmişti dizi mutfağında. Babaların düşmanlığını bebekle aşmaya çalışan Neslihan-Ahmet çifti hırslı babanın yok etme emriyle bir trafik kovalamacasının içinde buluvermişti kendilerini. Neyse ki bu kez ‘Bir Mucize Olsun’daki gibi kamyon doğrudan çarpmamıştı araca. Yine de, kamyon vesilesiyle çiftin kazaya kurban gitmesini evire çevire göstererek yeni dizilerin modasının ‘babalara, çocuklarını trafik kazasında öldürtüp geriye torun bırakma’ olduğunu ispatlayan senaryo, ömürlerinin son deminde vicdan geliştiren cani dedelerin torun sevdasına bir yenisini ekleyerek daldı konuya. Eleştirmeyip de 'Benzerlik işte' mi deseydik bilemedim. Ama benzeşme bu kadarla sınırlı değildi ki...

İşyerinde herkese gülücükler dağıtıp havalı havalı geçen damat Can’ın yerde bulduğu Kudret’e müdahale acemiliği ve defalarca çağrılan Ayhan Hanım’ın odaya bir türlü gelemeyişiyle sergilenen Fettah dramından yetimhane kızlarının isyankârlığına geçen kurgu bu evreye dek ne yazık ki ilginç ve farklı bir şey sunamamıştı bize. Dahası Ferah-Narin çekişmesini Aliye Anne’nin tontonluğuyla örtüştürüp çıkarcı müdürü de olaya katarak ‘Kırgın Çiçekler’ atmosferinin eksikliğini hissettirmemeye çalıştı adeta. Yetimhane kızı iş yapar ya genelde... Burdan yürümekte fayda var denilmiş sanki.

Hadi bunu da geçelim de... Yurtlarda cesur olmayı değil itaat etmeyi öğrettiklerinden dem vurarak hayata açılamayışını izah eden Ferah’ın Can’la karşılaşma etabına ne diyelim? O da ayrı bir klişeydi. Yetimhane kızını bulması için Can’ı yollayan Kudret’in mektup zarfını hasta yatağındayken nasıl verebildiğini düşündüren akışta, bir diğer benzeşme Can karakterinde ve Kudret’le ilişkisinde gösterdi kendini. ‘Bir Mucize Olsun’daki Aziz Sancaktar’la örtüşen Kudret’in, kızının peşine taktığında kamyonla çarpışıp ölen Sadık’ın oğlu Can’a karşı vicdan borcunu ‘Seni oğullarımdan çok seviyorum’ sözüyle halledivermesi… Can’ın da tıpkı Yiğit gibi avukat oluşu ve bir anda nişanlısına sert davranmaya başlaması bu noktada bariz detaylardı. Aklıma takıldı da… Bu dizilerde babalar neden kendi çocuklarını sevmiyorlar acaba? Neyse.

Gelelim Fettah Ailesi’nin diğer fertlerine ve marifetlerine… Her işe maydanoz Duru, Yener’in kızı ve halası Hande’nin Can ile münasebetini kıskanıyor. Kiev’i, Hollanda’yı kadınlarına sulanılacak mekânlar olarak gösteren konuşmasıyla erkek mantığını dillendiren (aynı zamanda ayıp eden) ve şayet dizinin ömrü yeterse büyük ihtimalle Narin’e sarkması muhtemel olan Başar da kendince bir tip… Babasının ölümünü gözleyen Yener deseniz, Adana’daki arazide bulunan kaya gazını çıkartma peşinde. Kudret’in vatana-millete hayırlı bir projeyi neden dikkate almadığı ve Yener’i domatesli-hıyarlı muhabbetle aşağıladığı konusuysa meçhul.

Bunların ötesinde benzer dizilerde rastladığımız manasız diyaloglar da ‘Servet’in değerini düşüren detaylardan. Abuk kazalarla ve atarlanmalarla gerçekleşen ilk karşılaşma faslını eksik etmeyerek romantik komediliğe özenen ve Can-Ferah karşılaşmasını yaratan senaryonun bu esnadaki söylem mantıksızlığı ve polis-kamera komedisi bir yana, İstanbul Emniyeti’nin Ferah-Narin-Korkmaz üçlüsüyle ilgili olarak Can’ı apar topar sorguya çağırmasını da anlamak imkansız. Ortada bir suç yok. Yurt müdürü olayı halletmiş zaten. O halde Komiser Ercan’a ne oluyor? Yoksa bu da ‘Atarlı komiser’ modasından geri kalmamak adına mı yaratılmış?

Başkasına ait banka kasasının para ve güç sahipleri tarafından kolayca açtırılabileceğini işleyerek banka kasalarına güveni azaltan… İlaveten akli dengeye yönelik sağlık raporlarının düzmece biçimde hazırlanabileceğini gösteren dizideki bir diğer olumsuzluk, kadına bakış açısı… Arsen Gürzap’ı izleme fırsatı yaratan Başak Hanım üstünden, kadınların para ve statü için erkek aldatmasına boyun eğdikleri vurgulanmış ama bu amacını aşan bir pervasızlıkta yapıldığı için şık durmamış. Nasıl ki, sekreter yani yeni tabirle yönetici asistanı Selin’in vamp kadınlığını ispatlamak maksadıyla kırmızılar giyinip yaylanarak yürüdüğü ve rahat tavrının ardında ‘Yasak Elma’ benzeri ‘eş tarafından organize edilmiş sevgili-ajan’ olayının yattığını ilk etaptan açık ettiği yapımda Selo’nun ‘Oryantalin sonu vestiyerde biter. Şaşmaz’ diyerek bu meslekteki kadınları küçümsemesi… Kudret’in ‘Abin vere vere kız torun verdi. Erkek çocuk istiyorum’ sözleriyle dizilerdeki ayrımcı söylem rutinine ayak uydurması… Duru’nun, öz halasının nişanlısına musallat olma tavırları da birer iticilik olarak çıkıyor karşımıza.

NETİCEDE; Kadrosuna ve oyuncu performanslarının belli bir çizgiyi tutturmasına karşın senaryonun yeni bir şey sunamama sıkıntısını yüklenen ‘Servet’, benzeşmelerle servet yaratma hevesinin ve bu yaklaşımın her daim hayır getirmeyeceğinin en taze örneği durumunda! Kimine göre zenginliğin, kimine göre aşkın, kimine göre insanlığın en büyük servet olduğunu söylemleştirmek hedefini gütmekle birlikte, öykü ve karakterlerde orijinallik sunamadığı için de ilk bölümden tükenmiş halde.

Anlayacağınız kendi özünü hissettirmek yerine başka işlerin taklidi gibi durarak cepten yiyen dizinin bu dezavantajının dışında yayınlandığı gündeki rakiplerini de hesaba katarsak ekran ömrüne dair ümitli yorumda bulunmamız çok zor. Acaba diyorum, o da ‘Masum Değiliz’ dizisi gibi yazın yeniden görüşmek üzere şimdilik rafa kalkar mı? Bence dizinin hayrına olabilecek bu formülü düşünmekte fayda var. Bekleyip göreceğiz.

Anibal GÜLEROĞLU

guleranibal@yahoo.com

www.twitter.com/guleranibal

Yorum Yazın
Gönder
©Copyright 2018 Sitemizde yayınlanan haberlerin telif hakları gazete ve haber kaynaklarına aittir, haberleri kopyalamayınız.